Feeds:
Yazılar
Yorumlar

yağmurlu bir ağustos günü

29081069812_6e4446425f_c

Bazı anlar oluyor,  sanki o biteviye akışın dışına çıkıp bakıyorum yaşamıma, mesela akşam yemeği fırında pişmek üzereyken,  N. oyuna dalmışken, onun toparlak kafasına, tombik ayaklarına bakarken bu anı çok özleyeceğimi düşünüyorum. Dünyada hiçbir yer beni onun yanında olduğum kadar mutlu edemez biliyorum. Bazen öğle uykusuna yattığında uzun kirpiklerine bakarken güzelliğinden başım dönüyor. “Bende mecnundan füzûn aşıklık istidadı var” diyesim geliyor.

Hızla büyüyor, zaman nasıl bu kadar çabuk geçiyor. Bir yaşını bitirdi bile. Artık yavaş yavaş çocuk halleri almaya başladı. Bana sarılıyor, öpüyor, yanımdan bir an olsun ayrılmak istemiyor. Babasıyla dışarı çıkarken ona el sallıyorum, yüzünde mutluluğun en saf hali, yüzünde çiçekler, kelebekler, benim yüzümde onun mutluluk dalgaları yayılıyor.

Geçenlerde, çok sıcak bir ağustos günü, yağmur yağdı yağacak ama bir türlü yağamıyor, şimşekler çakıyor, perdeler uçuşuyor rüzgârla, ağaçlar sallanıyor. Camdan dışarıya bakıyoruz. Seslerden korktu biraz. Tedirgin bir bakışı var öyle, gözlerinde soru işaretleri. Şimşek sesini taklit ettim, bak yine ses çıkacak dedim, şarkılar söyledim, güldü, rahatladı. Evin içinde keşiflere devam etti.  Yağmur da yağmadı. Öyle sıcak, sıkıcı bir gündü.

Biliyorum, günlerin zaten hiç güzel olmadığını, dünyanın berbat bir yer olduğunu da biliyorum.  Daha uzağa, daha yeşile gitmek var aklımda hep. Çünkü şehirde, bunca deliliğin içinde yaşamak mümkün değil bunu da biliyorum.

 

bir temmuz sabahı

28749802405_0100ac3645_z

2 temmuz Cumartesi

Çocukluğunun geçtiği kasabada olmak insanı düşünmeye, iç geçirmeye ve kalemi eline almaya zorluyor. Zamanın geçtiğini ve her şeyin bir masal, bir rüya olduğunu söyleyip duruyor her ev, her sokak, her yerde birikmiş hatıralar.

N. ile sokakları arşınlıyoruz her gün. O arabasından dünyayı izliyor, her bir ayrıntıya hayretle bakıyor,  benim hayretim ise daha çok zamanın geçişine. Şu okulun bahçesinde daha dün top oynuyorduk. Şu yollarda bisikletlerle geziniyorduk. Acıkınca şu büfeden bir şeyler alıyorduk.  Şu sahada bir arkadaşımız seçmelere hazırlanıyor, antrenmanlara katılıyordu. Kütüphaneden kitap aldığımız gün, aynı bugün gibi sıcak, güneşli bir gündü. Şurada en sevdiğimiz şarkılardan oluşan bir kaset doldurtuyorduk. Şu kırtasiyeden pastel boya takımı alıyorduk. Dondurma aldığımız pastane hâlâ duruyor yerinde ama kaldırım taşları, oyun oynadığımız park değişmiş. İstasyona giden yolu bölmüşler, oraya apartmanlar dikilmiş. Yaz akşamları yürüyüş yaptığımız yol arabaların sık geçtiği, işlek bir yol olmuş. Yine bisikletleriyle çocuklar, gençler geçiyor arada. Bir zamanlar ben de onlar gibi bisikletimin üstünde, dünya ayaklarımın altında seriliyormuş gibi hissediyordum. Son hızıyla akan zaman değil, benmişim gibi.  Şimdi ise zaman hızla akarken, ben yavaş adımlarla ilerliyorum. Ne kadar uzun zaman oldu bisiklete binmeyeli. Yeniden bir bisiklet edinip zamana karşı durabilir miyim? Duramam. Eskiden zaman aksın, ilerleyelim, gidelim isterdim. Şimdi yavaşlasın, oturup da biraz seyredelim istiyorum. O zamanın benim zihnimdeki dünyası ile şimdiki dünya bambaşka. Değişen kim, ne?

N.’yi düşünüyorum,  o da böyle dolaşacak mı bisikletiyle? Neler görecek? Neler hissedecek? Her şeyden habersiz dünyayı keşfetmeye çalışırken, ben onu nasıl koruyacağım? Onu üzmeden, korkutmadan, öğrenmesine engel olmadan koruyabilecek miyim?

Onu göğe bakarken, bir arkadaşına yardım ederken, bir toprağa tohum atarken hayal ediyorum. Mutlu diyeceğim ama mutluluk kelimesi tam karşılamıyor demek istediğimi. Huzurlu, dingin, kendi içinde bir bütün. İnsanların ne diyeceği üzerinden değil, kendine iyi gelenlerden bir dünya kursun istiyorum. Söylemesi kolay ama gerçekleştirmesi zor bir dilek. Onun zihnini bunca çer çöpten, kalbini bunca zehirden nasıl koruyacağım? Sonra, bırak bunları düşünmeyi şimdi, diyorum kendime. Arabasında bacaklarını katlayarak oturmasına bir bak.

Ona bakarken bugünleri çok özleyeceğimi hissediyorum. Yanı başımda olduğu bu zamanları, tam da bu anı. Kafasını uzatıp çevredekilere seslenişini, “annea annea” diyerek paçama yapışmasını, sere serpe uyumasını, hatta uyumaya direnişini bile özleyeceğim.

5 temmuz Salı

Bayram Sabahı

Sabah pencerenin içinde oturuyoruz N.  ile.  Sakin, sessiz ortalık. Yalnızca gittikçe yükselen davul  sesleri duyuluyor. Annem, anneannem uyuyor. Bırazdan uyanırlar, birlikte kahvaltı yaparız. N. yerlerde, masanın altında dolanır, bizi güldürür. Sonra misafirler gelir. Sohbetler, özlem gidermeler, şerbet ikramları. Bir bayram da böyle gelip geçer.

kendi bahçesinde bir bahçıvan

sannyvanloon_libelle_tuin_01_635
Sanny Van Loon

Buraya uzun zaman önce bir mektup yazmışım. Şimdi okuyunca diyorum ki insan ara sıra hayali mektuplar yazmalı, olmak istediği yerden, olduğu yerdeki kendine. Şimdi tam olarak yazdığım gibi olmasa da ona yakın bir hayatın içindeyim. Sakin değil ama o kesin:) Ne kadar koşturmaca içinde olsak da, N.ye bakınca, onun gözlerinin ışıltısında bulduğum şey, sakinlik, huzur, güven vs. hepsinin yerine geçiyor. Sıradan ya da sıkıcı olabilecek her şeyin üstüne serpince bu ışıltıdan, bambaşka bir hal alıyor. Bu yüzden, ışıldasın diye gözleri, uğraşıp duruyorum.

Van Gogh, bir mektubunda, kendi bahçesiyle uğraşan bir bahçıvan olmak, bundan başka bir isteğim yok, gibi bir şey söylüyordu, tam böyle olmasa da buna yakın bir şeyler. Onu daha iyi anlıyorum, ne demek istediğini daha iyi biliyorum şimdi. Kendi bahçesiyle uğraşan bir bahçıvan, kendi çocuğuyla uğraşan bir anne, kendi kitabına gömülmüş bir yazar. Eskiden, dışarıda olup bitenler ilgimi çekerdi hep, gezilecek şehirler, keşfedilecek yerler, tanışılacak insanlar. Şimdi uzaklarda ilginç hiçbir şey yok gibi geliyor. Toprağın yeşermesini, yağmurun yağmasını, bir çocuğun büyümesini izlemek, korumak, kollamak bir canlıyı, kendini unutarak başka bir şey için emek vermek daha heyecan verici değil mi?

 Böyle böyle yaşlanıyoruz heralde.

çiçekli nisan

tumblr_miwxvpwwc41qa6tg8o1_500

7 Nisan Perşembe

Salı günü annem geldi. N. nin gözleri ışıl ışıl parladı. Anneanne oyunlarıyla şenlendi ev.

Salon balkonunu yıkadım bugün. Balkonun su gider yerlerinde otlar bitmiş, resmen buraya çiçek ek diye sesleniyor bana.  Çiçek ekimi için biraz daha bekleyeceğiz ama daha çok iş var. Bugün salon, yarın mutfak balkonu var temizlik planımda. İşleri on parçaya bölüp üç parçasını yapınca “amaan gerisi başka zamana kalsın, kuzumla oynamak daha güzel” diyorum artık.

Burada mutfağımız da balkonlu. Açık balkonlu mutfak ne güzelmiş. Domates doğrarken mesela, kapıyı açıyorum, kuş sesleri doluyor içeriye. Bazen oyun oynayan çocukların sesleri, bazen köpek havlamaları geliyor. Domateslerimiz pembe, salatalıklarımız çıtır. Tontikle her gün dışarı çıkıyoruz, çiçekleri inceliyoruz. Evin eksikleri de tamamlandı sayılır. Burayı sevdik, bir tek sıkıntımız var; böcekler.

Pazar gezmelerini çok seviyoruz. Özellikle sabah saatlerinde pazar yeri çok güzel oluyor. Kalabalık değil ama hareketli. Birbiriyle selamlaşan, sohbet eden insanlar, pazarcıların eşyalarını yerleştirme telaşı, yaratıcı pazarcı tekerlemeleri, teyzelerin kendi aralarında sessiz sohbetleri, rengârenk tezgahlar. Bu hafta pazarın girişinde bir adam el arabasıyla oğlak taşıyordu, oğlak yaramaz bir çocuk gibi kafasını uzatmış konuşur gibi sesler çıkarıyordu.

Bir teyzeden, sevdiğim sert, kabuklu ekmeklerden bulduk. N.yi çok seviyor pazarcı teyzeler. O da kucağımda büyük bir dikkatle etrafı inceliyor, ona gülen herkese gülücük dağıtıyor.

8 Nisan Cuma

Karşı komşuya gittik ziyarete. Oğlu var, bir buçuk yaşında, kaynayıp duruyor, saniye bile sürmüyor odanın bir ucundan diğer ucuna atlaması. N. çok şaşırdı. Onun gibi yürümek, onu yakalamak istedi, yapamayınca üzüldü, ağlayıp durdu arkasından. Biraz kovaladık, yakalamaya çalıştık falan keyfi yerine geldi bir süreliğine.

Akşamüstü bahçeye çıktık. Çardakta oturduk. N. ilk defa uğur böceği gördü, yakalamak için epey uğraştı.

9 Nisan Cumartesi

N. sabah erkenden uyandı her zaman olduğu gibi, kahvaltısını yaptı döke saça, haşlanmış yumurta parçalarını iyice temizledikten, çantaları ve ortalığı topladıktan sonra evden çıktık. Ufukta bol seyahat var bu sefer. Hem de N. ile. Daha ne olsun.

giderken

 

tumblr_n5ym7lrzgt1qc91i1o1_500

“Otur dedim ağaca, yorulmuşsundur. Çocuklar içindeyim beni sorarsan.” 

İbrahim Tenekeci

Sevgili defter

Biz gidiyoruz, başka bir yere, sakin, yavaş, yeşil bir yere. Yeni bir yol uzanıyor önümüzde.

İlk adımı iş hayatından uzaklaşmakla atmıştım. Ne kadar yorulmuşum o kalabalık, gürültülü, hızlı dünyanın içinde. Ne kadar ihtiyacım varmış insanların gürültüsünden uzaklaşmaya. Bazen “sıkılmıyor musun evde?” diye soranlar oluyor, onlara şaşkın şaşkın bakıyorum. Sıkılmak mı, zamanı kendine ait olan biri neden sıkılsın ki? Zamanımı boşa geçirdiğim duygusu uçup gitti bir kere. Yalnızca, bu bile sıkılmamak için bir sebep. Birinci ve dünyanın en sevimli sebebi ise kızım, kuzum, tontiğim:)

Boşa kürek çektiğim, hep aynı konuşmaların, hep aynı, sıkıcı, mecburi işlerin içinde dönüp dolaştığım labirentten çıkmışım gibi hissediyorum. İleride tekrar çalışmak zorunda kalabilirim diye daha fazla atıp tutmayı burada kesiyorum:)

İkinci adım, başka bir yerde, trafiğin, apartmanların alışveriş merkezlerinin olmadığı bir yerde yaşamaya karar vermek oldu. Büyük değişiklikleri hiç sevmem bilirsin, her şey olduğu gibi aksın, sürsün gitsin, akşam olunca çay demleyelim isterim. Ama bu kez N. için buralardan, kalabalıktan gürültüden uzağa, kuşlarla konuşabileceği, ağaçlara otur diyebileceği  bir yere gidiyoruz. Benim için ise, onunla her yer bayram yeri, onun yanında olduğum, nefesini duyduğum her an huzurun diğer adı. Çimenlerde koştuğunu, toprağa değdiğini, çamurla oynadığını hayal ediyorum. Çocukluk böyle bir şey olmalı. Çocukları mutlu edebilecek yerlerde yaşamalıyız. Kesinlik içeren, “meli-malı” ile biten cümleler kurmayı pek sevmem ama bu konuda başka türlü bir cümle kuramıyorum.

Mümkün olduğunca az eşyayla, bol yeşille, N.’nin göğe bakabileceği bir ev, bir çevre sağlamayı hayal ediyorum giderken. Umarım hayallerim gerçeğe kavuşur.

kar günlüğü

tumblr_mzphaommii1rsy9lwo1_500

Elime geçen kağıt parçalarına yazdığım kar günlüğümü kış bitmeden buraya aktarmayı nihayet başardım:)

31 Aralık Perşembe

Bugün uyandığımızda her yer bembeyazdı. N. ile camdan dışarıya, yağmaya devam eden kara baktık. Uzun uzun baktı N. ve şöyle dedi: egu

Kimbilir bu “egu”nun altında ne anlamlar var da ben anlayamıyorum. Düşünsenize ilk kez kar gördüğünüzü, dünyanın bembeyaz olabileceği ihtimalinden habersiz yaşarken bir sabah uyandığınızda kendinizi bir masalın içinde buluyorsunuz. Belki de çocuklar kar görmeden de her sabah kendilerini bir masalın içinde buluyor da biz büyükler illa ki onları bu masaldan çekip almaya kalkıyoruz.

Gece yeni yıla girmemize on dakika kadar bir zaman kala N. uyandı, karnı acıkmış, onu emzirirken kutlama sesleri geldi dışarıdan, yeni yıla böyle başladım işte, böyle güzel bir yıl başlangıcını hayal bile edemezdim sanırım.

1 Ocak Cuma

Misafirlerimiz geldi, ev kalabalıktı, N. artık pek yabancılamıyor insanları, bir ara tanımadığı herkese ağlıyordu, geçti o günler, gün boyunca keyfi yerindeydi. Sonra N.’yi sarınıp dışarı çıktım. Başka bir alemdeymişim gibi hissettiren kar beyazlığı ve sessizliği… Benimle birlikte şaşkın şakın etrafa bakınan N. ile dikkatle tutunarak yürüdüm. Bambaşka bir kar yürüyüşü oldu bu benim için. Onun her şeyi ilk kez görme şaşkınlığına eşlik etmek harika. Dünyaya yeniden gelmiş, yeni bir hayata başlamış gibiyim.

2 Ocak Cumartesi

Kar yağışı devam ediyor, N. uyuyor. Dışarı çıkasım kendimi karlara atasım var. Camdan dışarıya bakıyorum. Park halindeki arabalar kara gömülmüş. Ağaçlar karın ağırlığıyla eğilmiş. Bir adam arabasının üstündeki karları temizliyor. Bir yerlerde denk geldi, okudum, kar yağdığında etrafın böyle sessiz olmasının sebebi varmış, tam anlayamadım ama sanırım kar kristallerinin yapısıyla ilgili bir şeylermiş, siz okuyup kendiniz anlayın:)

Karşıdaki apartmanın önünde bir adamla bir çocuk kartopu oynuyor. Seneye belki N. ile birlikte biz de kartopu oynar, kardan adam yaparız. Düşünüyorum da bir çocukla karda oynamaktan daha keyifli ne olabilir ki?

Akşama doğru N.’ye bazı şeyler almak ve karda yürümek için dışarıya çıktım. Her yerde bol bol, lapa lapa kar birikmiş. Evin biraz ilerisinde bir düğün konvoyuna rast geldim, gelini kaldırımdan indirmeye çalışıyorlardı, gelin eteklerini kaldırmış ayağında topuklu ayakkabılar, korku dolu gözlerle karla kaplı yola bakıyordu. Davul çalıyordu bir adam, herkes hararetli hararetli konuşuyordu.  Film tadında bir sahneydi denk geldiğim, aralarından zorla sıyrılıp geçtim, karla kaplı kaldırımda düğün insanlarının arasından geçerken ben, sanki bir an dünya insanların mutlu olduğu, güldüğü, tek dertlerinin düğün pastasının kat sayısı olduğu bir yermiş gibi, bütün çocuklar kartopu oynayıp üşüdüklerinde evlerine gidip ısınabilirmiş gibi, bütün masalların mutlu sonlandığı bir yermiş gibiydi.

Dönüşte sarmaşık yapraklarının üzerinde birikmiş karları aldım elime, karın üzerinde parlayan ışıklara baktım, yürürken çıkardığım çıtırtıları dinledim. Bir çocukla kartopu oynamaktan daha keyifli bir şey varmış; insanın karla kaplı bir yolda evde onu bekleyen yavrusuna kavuşmak üzere evine yürümesiymiş.

yazmak üzerine

tumblr_nadc68qktr1qkww7to1_500

Geçenlerde yazdıklarıma göz gezdirirken, burada pencereyle ilgili yazdığım şeyleri okudum. “Yaşama bütünüyle dahil olmayı engelleyen bir yanı da var pencerenin, bu yüzden yazmakla da yakından ilişkili. Flaubert,  yazarın yaşama denize girer gibi girmesi ama yalnızca göbeğine kadar ilerlemesini gerektiğini söylemiş ya, denize teslim etmez kendini yazar, denize bakar, deniz üzerine düşünür, denize dokunur, tanır onu, kelimelere dönüştürmeye çalışır. Pencere yaşama bütünüyle dâhil olmadan ona bakma, tanıma imkânı verir yazan kişiye.” diye yazmışım

Bunları okuduktan sonra şunu düşündüm: Anne olunca işler değişiyor. Senin pencereden bakman önemini yitiriyor, günlük koşturmacaların içinde oldu da tesadüfen gözün pencereye takıldı, o zaman diyorsun ki; çocuğumu alayım da camdan kuşları göstereyim. (Bizimki sürüler halinde uçan kuşlara bakmaya bayılıyor, sevinç çığlıkları atıyor onları görünce ve ikimiz birden sevinmenin anlamını keşfediyoruz.) Cam kirlenmiş, sileyim de çocuğum dışarıyı rahatça görsün, camı açayım da içerisi havalansın, hadi dışarı çıkalım da oksijen alsın, üşütmesin üstüne şunları giydireyim, onlara kustu bunları giydireyim hadi onları yıkayayım, karnı acıkmıştır doyurayım diyorsun da diyorsun. Hayaller üreten, olasılıklarla uğraşan zihnin gerçeklerle, somut olanla haşır neşir olmaya başlıyor, böyle olunca, oturup düşünmek yerine harekete geçiyorsun.

Hadi oldu da bir şeyler yazayım dedin, şöyle mi yazsam böyle mi yazsam derken bir ses geliyor, gidip bakıyorsun, dünyanın en güzel gülümsemesiyle karşılaşıyorsun, yazdığın ve yazacağın her şey o gülümsemenin yanında silinip gidiyor.