Johanna Wright, Future Me
“Ergani madeninde üç yaşımda iken bir gün kendime rastladım. Çok karlı bir gündü. Ben sıcak ve buğulu bir camdan karla örtülü bayıra bakıyordum. Sonra birdenbire kar yağmaya başladı. Bir çeşit çok lezzetli bir hayranlık içinde kalmıştım. Bu ânı her karlı günde hatırlar ve yağmasını beklerim.” /Ahmet Hamdi Tanpınar
Son zamanlarda ailelerin birbirine benzer yakınmalarını işitmeye başladım. Sözümüzü geçiremiyoruz, türlü eziyetlerle isteklerini yaptırıyor, ne yapsak mutlu olmuyor, sabretmeyi bilmiyor, “hayır”dan anlamıyor. Bu şikayetlerin bir kısmı, mesela sabırsızlık ve “hayır” dan anlamamak belki bir miktar çocuk doğasıyla bağlantılı olabilir ama bir miktar sabırsızlık ve kontrolsüzlüğün ötesinde bir şeyler var son zamanlarda çocuklarda, aile içinde yönetimi ele almış durumdalar ve isteklerini yaptırmak için her yolu deneyebiliyorlar. Bahsettiğim aileler çocuklarına sevgiyle yaklaşan, onları iyi yetiştirmek, mutlu etmek için uğraşan aileler üstelik. Peki en ufak bir şeyle mutlu olmak dediğimizde aklımıza ilk gelen varlıklar, çocuklar neden mutsuz diye bir zamandır soruyorum kendime, bu soru beni kendi çocukluğuma götürüyor. O zamanlar bizleri neler mutlu ederdi, neler üzerdi? Sabretmeyi bilir miydik, “hayır”dan anlar mıydık?
Buradan, yani yetişkinlikten bakınca ufacık olan şeyler o zaman kocaman şeylerdi bizim için. Mesela çamura şekil vermenin, alçıyı kalıplara döküp kurutarak yaptığımız kabartmalı resimleri boyamanın, hep birlikte bisiklet sürmenin, parklarda, bahçelerde koşuşturmanın, saklambaç oynamanın tadı hiçbir şeyde yoktu. Atılacak kutular, şişeler hemen ele geçirilip içlerine su doldurulup arka bahçedeki evimizde sıralanır, bir tahta parçası, bir tuğla, bir yapraktan oyunlar kurulurdu. Bir teneke kutu yalnızca bir teneke kutu değildi asla, bir sandalye olabilirdi, bir dolap, araba ya da hazine sandığı. Nesneleri başka bir şeye çevirme gücüne yalnızca çocukken sahiptik.
Bizim çocukluğumuzda çok sık kıyafet alınmazdı. Bayramlık kıyafetlerimizi annemler dikerdi. Kuzenimle yakın yaşlarda olduğumuz için bize benzer kıyafetler (neyse ki aynı değil) dikilirdi. Modeller aynı olurdu ama renklerle yapılan ufak değişiklikler sayesinde kişiye özel tasarımlar gerçekleştirilirdi. (Kişiye özel tasarımın icadı da o zamanlara dayanır:)) Bayram öncesinde o kıyafetler divanlara, koltuklara vitrinde sergileniyormuş gibi özenle serilir ve seyredilirdi. Bayram sabahı gözümüzü dünyaya açmak kanatlarımızı gökyüzünde çırpmak gibi bir şeydi.
Çok sık kıyafet alınmazdı, mağazalara pek sık gidilmezdi. Bir keresinde kardeşlerime ve bana rengarenk pijamalar alınmıştı ki pijamaların renkleri, desenleri hala aklımda, o pijamalar giyildi miydi ne renkli rüyalara dalınırdı.
Hele kitap, dergi falan almak benim için bayramın ta kendisiydi. Bir diğer büyük hayranlık ve sevgiyi pastel boya takımlarına beslerdim. Pastel boyalarla resim renklendirirken ben, dünya dururdu. Ufak tefek şeyler biriktirmeye bayılırdık. Resimli kağıtlar, çokomel ambalajları (defter aralarında düzleştirilerek), renkli, desenli peçeteler, kutu açma halkaları, gazoz kapakları (kasabada yerlerde gazoz kapağı bulunmaz olmuştu sayemizde).
Çocukluğa dönünce bugüne geri gelmek ne zor oluyor, laf uzadıkça uzuyor, çocukken şaşkınlıkla karşıladığımız “bizim zamanımızda” diye lafa başlayıp bitiremeyen yaşlılar “ya işte böyle” diyor sanki uzaktan. O yaşlıları birazcık daha mutlu edeyim öyleyse, şunu diyeyim: bizim zamanımızda çocuklar şimdiki çocuklara göre bazı açılardan daha şanslıydı sanki. Her isteğimiz alınmazdı, hatta her şeyi istemeyi aklımızdan bile geçirmezdik, yokluğu, beklemeyi bilirdik. O beklemelerin ardından alınan şeyler bizim için kıymetliydi, kendi ellerimizle yaptığımız çamurdan, alçıdan, çerden çöpten oyuncaklar çok değerliydi. Belki şimdiki çocukların en büyük eksiği kendi kurdukları oyunlardan, kendi elleriyle yaptıkları oyuncaklardan uzak olmaları ve en büyük fazlalıkları da uğraşmadan, çaba göstermeden elde ettikleri kıymetsiz bir sürü eşya. Elbette çocukluğumuz salt mutluluktan ibaret değildi, kimsenin çocukluğu değildir ki, ışıkla oynamanın mutluluğu yanında karanlığa ilk kez düşüyor olmanın dehşetidir de çocukluk. Yine de satın almanın, çok çok, fazla fazla almanın sevgiyi ifade etmenin bir yolu haline gelmediği zamanlarda yaşadığımız için şanslıydık biz.
Johanna Wright, Bike
*Zelda sormuştu nasıl bir çocuktunuz diye, onun sorusuyla bir zamandır zihnimde olan sorular bir araya gelince bu yazı çıktı ortaya. Sorunun tam cevabı olmasa da birazcık yanıtladım sayılır sanki. Çocukluğumdan pek ses, şarkı kalmamış geride, sanırım bütün yerleri renk ve görüntülere ayırmışım:)