Feeds:
Yazılar
Yorumlar

yorgun

8750013421_8c557071d4ahennu

Sevgili defter,

Ne zamandır kelimelerle aramız açık, onlar benden uzaklaştı, benim de onların arkasından koşmak için gücüm yok. Bu akşam oturdum, belki uğrarlar diye bekledim, yakaladığım birkaç kelimeyle sana bahçelerde coşkuyla açmış güllerden, taşların arasından fışkıran otlardan, bahçedeki havuzun kenarında gezinen kertenkelenin güzelliğinden falan bahseden bir yazı yazmıştım. Sonra, son günlerde olan bitenleri, gördüklerimi, dinlediklerimi düşününce bunlardan bahsetmek anlamsız geldi.

Şimdilerde, konuşmak da yazmak da boşa kürek çekmekmiş gibi geliyor. Sarf ettiğim kelimeler gürültüye bir katkı sağlamaktan, karmaşayı arttırmaktan başka bir işe yarayacak mı? Bazen öyle geliyor ki bana, hep birden, aniden sussak, susabilsek, az da olsa iyileşebilirmişiz gibi. Gibi gelmeklerle, sanmaklarla, böyle böyle günler geçip gidiyor işte.

Kısacası, yorgunum defter, çaresizce izlemekten ve dinlemekten ötürü yorgunum. Benim yorgunluğumun da sözü edilecek bir tarafı yok.

yol ve manzaralar

Isaac Levitan, Spring. Cranes Flying

Dün sabah kısa bir yolculuğa çıkmam gerekti. Birkaç gündür havanın baharı unutturan inanılmaz soğuğuna daha fazla dayanamayan bedenim pes etmiş ve hafif bir burun akıntısıyla sinyal vermeye başlamıştı, burun akıntısı demek yastık arayan baş demektir, bu yüzden benim başımın da sabah yastıktan ayrılması kolay olmadı. Yola koyulduktan bir süre sonra biraz daha iyice gibiydim, hatta bir ara herkes işe giderken ben yolculuğa çıkıyorum diye haince güldüm içimden, elbette bıkkın, yorgun ve öfkeli kalabalığa belli etmeden. Otobüse binip manzaraya fon müziğini koyduktan sonra yol için sakladığım kitabı açtım (Ruhi Mücerret/ Murat Menteş).  Bir süre sonra müzik eşliğinde manzara izlemek daha cazip geldi, kitabı bıraktım, hemen ardından uykuya dalmışım, iki üç gündür aralıksız üşüdüğümden paltom üstümde ve atkım (elbette vişneçürüğü) boynumda dolanmış vaziyette. Uyandığımda üşümem biraz azalmış, burun akıntım kesilmiş gibiydi. İnsanın nereye gittiğini bildiği bir otobüste uykusunu alarak uyanması nezleye iyi gelebilirmiş demek ki.

Bugün evdeyim, Ruhi Mücerret’i bitirdim, yani hareketli, komik ve şaşırtıcı bir maceradan yeni döndüm, çok yoruldum biraz dinleneyim diye resimlere baktım, sonra şu en sevdiğim, birkaç kalem vuruşuyla çizilmiş gibi duran eskizlerden birine rastladım, bir de Japon ressamların seyredenleri renk ve çizgileriyle sakin ve huzurlu bir masal dünyasına çağırdıkları güzel resimlere.

Toshi Yoshida

bahar dalı

Path

Sabahları evden çıkınca yolda karşılaştığım bahar dalları diyorum, keşke yalnızca onlar için çıksaydım evden.

Yaklaşınca bahar dallarıyla karşılaşacağım köşeye, her şeyi unutuyorum, heyecanlanıyorum, birazdan karşıma çıkacaklar, beyazı, kırmızısı, pembesi, ince dallar üstünde coşkuyla çiçek açmışlar, baharı karşılayacaklar ya, ne yağmur dinliyorlar, ne kar, illa çıkacaklar dallarından, göğe bakacaklar. Zil çalınca okul bahçesine koşuşan çocuklar gibi aceleci, neşeli ve söz dinlemezler.

Geçenlerde, minibüs beklediğim köşede karşılaştık bir tanesiyle, geçen yıl da oradaydı, erkenden çiçeklenmişti toprağa eğilmiş gövdesine aldırmayarak, bu sene de buradayız dedim, ben yine minibüs bekliyorum, sen toprağa eğilmiş gövdenin üzerinde çiçeklerinle baharı.

*Bir süredir tımbılırda bahar dalı avına çıkmış idim, şu ressamın resimlerine takıldım kaldım, ne güzeller. Bahar dalları ve şahane resimleri için bir an Japonya’ya bile gidebilirmişim gibi geldi, birkaç gün sonra hava kışa dönüp kar atıştırmaya başlayınca, üstelik o gün dışarıdaydım, seyahat planlarımı yıllar sonrasına ertelemeye karar verdim.

Son söz: Bahar dalı, biraz daha bahar dalı.

başka bir dünya

Sevgili defter,

Bu baharı sana vereceğim güzel bir haberle karşılayalım mı ne dersin?

Uzun zamandır öğrenmek isteyip de saatlerime uygun bir kurs bulamadığım için ertelemek zorunda kaldığım Arapça derslerine başladım ve epey heyecanlıyım. Derslerde kelimelerle oyun oynuyoruz adeta. Her kelimenin içinden bir başka kelime çıkıyor, onun içinden bir başkası, hiç farkında olmadan, aldırış etmeden kullandığımız kelimelerin içinde neler neler saklıymış meğer. Şimdi ben onlarla oynamaya başladım ya, onlar da sus pus oturdukları yerlerinden kalktılar, hareketlendiler, neşelendiler, bir muziplikler, hoplamalar, zıplamalar, takmalar, takıştırmalar. Renkli, hareketli bir dünyaya adım attım anlayacağın.

Renkli, hareketli demişken, bu sıralar sevgili Ahennu’nun rehberliğiyle anime dünyasında uzun soluklu bir gezintiye çıktım:) Fırsat buldukça buraya da yazarım belki beğendiklerimi. Şimdilerde Stüdyo Ghibli’ye açılan sihirli bir kapı arayışındayım.

çocukluğa dönünce

Johanna Wright, Future Me

“Ergani madeninde üç yaşımda iken bir gün kendime rastladım. Çok karlı bir gündü. Ben sıcak ve buğulu bir camdan karla örtülü bayıra bakıyordum. Sonra birdenbire kar yağmaya başladı. Bir çeşit çok lezzetli bir hayranlık içinde kalmıştım. Bu ânı her karlı günde hatırlar ve yağmasını beklerim.” /Ahmet Hamdi Tanpınar

Son zamanlarda ailelerin birbirine benzer yakınmalarını işitmeye başladım. Sözümüzü geçiremiyoruz, türlü eziyetlerle isteklerini yaptırıyor, ne yapsak mutlu olmuyor, sabretmeyi bilmiyor, “hayır”dan anlamıyor. Bu şikayetlerin bir kısmı, mesela sabırsızlık ve “hayır” dan anlamamak belki  bir miktar çocuk doğasıyla bağlantılı olabilir  ama bir miktar sabırsızlık ve kontrolsüzlüğün ötesinde bir şeyler var son zamanlarda çocuklarda, aile içinde yönetimi ele almış durumdalar ve isteklerini yaptırmak için her yolu deneyebiliyorlar. Bahsettiğim aileler çocuklarına sevgiyle yaklaşan, onları iyi yetiştirmek, mutlu etmek için uğraşan aileler üstelik. Peki en ufak bir şeyle mutlu olmak dediğimizde aklımıza ilk gelen varlıklar, çocuklar neden mutsuz diye bir zamandır soruyorum kendime, bu soru beni  kendi çocukluğuma götürüyor. O zamanlar bizleri neler mutlu ederdi, neler üzerdi? Sabretmeyi bilir miydik, “hayır”dan anlar mıydık?

Buradan, yani yetişkinlikten bakınca ufacık olan şeyler o zaman kocaman şeylerdi bizim için. Mesela çamura şekil vermenin, alçıyı kalıplara döküp kurutarak yaptığımız kabartmalı resimleri boyamanın, hep birlikte bisiklet sürmenin, parklarda, bahçelerde koşuşturmanın, saklambaç oynamanın tadı hiçbir şeyde yoktu. Atılacak kutular, şişeler hemen ele geçirilip içlerine su doldurulup arka bahçedeki evimizde sıralanır, bir tahta parçası, bir tuğla, bir yapraktan oyunlar kurulurdu. Bir teneke kutu yalnızca bir teneke kutu değildi asla, bir sandalye olabilirdi, bir dolap, araba ya da hazine sandığı. Nesneleri başka bir şeye çevirme gücüne yalnızca çocukken sahiptik.

Bizim çocukluğumuzda çok sık kıyafet alınmazdı. Bayramlık kıyafetlerimizi annemler dikerdi. Kuzenimle yakın yaşlarda olduğumuz için bize benzer kıyafetler (neyse ki aynı değil) dikilirdi. Modeller aynı olurdu ama renklerle yapılan ufak değişiklikler sayesinde kişiye özel tasarımlar gerçekleştirilirdi. (Kişiye özel tasarımın icadı da o zamanlara dayanır:)) Bayram öncesinde o kıyafetler divanlara, koltuklara vitrinde sergileniyormuş gibi özenle serilir ve seyredilirdi. Bayram sabahı gözümüzü dünyaya açmak kanatlarımızı gökyüzünde çırpmak gibi bir şeydi.

Çok sık kıyafet alınmazdı, mağazalara pek sık gidilmezdi. Bir keresinde kardeşlerime ve bana rengarenk pijamalar alınmıştı ki pijamaların renkleri, desenleri hala aklımda, o pijamalar giyildi miydi ne renkli rüyalara dalınırdı.

Hele kitap, dergi falan almak benim için bayramın ta kendisiydi. Bir diğer büyük hayranlık ve sevgiyi pastel boya takımlarına beslerdim.  Pastel boyalarla resim renklendirirken ben, dünya dururdu. Ufak tefek şeyler biriktirmeye bayılırdık. Resimli kağıtlar, çokomel ambalajları (defter aralarında düzleştirilerek), renkli, desenli peçeteler, kutu açma halkaları, gazoz kapakları (kasabada yerlerde gazoz kapağı bulunmaz olmuştu sayemizde).

Çocukluğa dönünce bugüne geri gelmek ne zor oluyor, laf uzadıkça uzuyor, çocukken şaşkınlıkla karşıladığımız “bizim zamanımızda” diye lafa başlayıp bitiremeyen yaşlılar “ya işte böyle” diyor sanki uzaktan. O yaşlıları birazcık daha mutlu edeyim öyleyse, şunu diyeyim: bizim zamanımızda çocuklar şimdiki çocuklara göre bazı açılardan daha şanslıydı sanki. Her isteğimiz alınmazdı, hatta her şeyi istemeyi aklımızdan bile geçirmezdik, yokluğu, beklemeyi bilirdik. O beklemelerin ardından alınan şeyler bizim için kıymetliydi, kendi ellerimizle yaptığımız çamurdan, alçıdan, çerden çöpten oyuncaklar çok değerliydi. Belki şimdiki çocukların en büyük eksiği kendi kurdukları oyunlardan, kendi elleriyle yaptıkları oyuncaklardan uzak olmaları ve en büyük fazlalıkları da uğraşmadan, çaba göstermeden elde ettikleri kıymetsiz bir sürü eşya.  Elbette çocukluğumuz salt mutluluktan ibaret değildi, kimsenin çocukluğu değildir ki, ışıkla oynamanın mutluluğu yanında karanlığa ilk kez düşüyor olmanın dehşetidir de çocukluk. Yine de satın almanın, çok çok, fazla fazla almanın sevgiyi ifade etmenin bir yolu haline gelmediği zamanlarda yaşadığımız için şanslıydık biz.

Johanna Wright, Bike

*Zelda sormuştu nasıl bir çocuktunuz diye, onun sorusuyla bir zamandır zihnimde olan sorular bir araya gelince bu yazı çıktı ortaya. Sorunun tam cevabı olmasa da birazcık yanıtladım sayılır sanki. Çocukluğumdan pek ses, şarkı kalmamış geride, sanırım bütün yerleri renk ve görüntülere ayırmışım:)

bir baykuş pencereden

Bize diyorlar ki onlar, gökyüzünü mavi sevmiyoruz, değiştirelim başka bir şey olsun sıkılmadık mı? Bunu öyle güzel bir şeymiş gibi söylüyorlar ki, çok şahane bir fikirmiş, vaay harikaymış gerçekten, hemen uygulanmalıymış. Öyle güzel paketleyip sunuyorlar ki önümüze, nasıl mutluyuz o paketle, paketler açıp duruyoruz. Mavi kalsın gökyüzü olduğu gibi öyle güzel mi demeye kalktınız, aman efendim bu da iflah olmazlar, gelişemez, geri kalırlar, dar kafalılar, biraz daha yüksek sesle itiraz mı ettiniz çocukluğuna inerizler, bilinçaltını bilirizler. Dua mı dediniz, hangi deneyle kanıtlanmışlar, sonra bir de bakmışsınız ki  kendinizi anlatmak için siz de onların diliyle konuşmaya başlamışsınız, duanın insan bedenine yararları, atmosferin katmanları falan derken bulmuşsunuz kendinizi, göğe bakınca sevinemez olmuşsunuz, duanıza hesaplar karışmış, yorulmuş, ağırlaşmışsınız.

Şu sıralar şu baykuşun yanına yerleşip şöyle diyesim var: dünyanız da, otobüsleriniz, metrolarınız, uçaklarınız, parfümleriniz, paketleriniz de sizin olsun, bizden uzak dursun, lütfen yalnızca birazcık sessiz olun.

*Bakınız hemen de agorafobik etiketi yapıştırmışlar gandalfcığıma.

başka fotoğraflar

Walter Sanders

Bazı fotoğraflar demiştim, etkilerini anlamak zor, anlatmak da öyle. Şu fotoğraf  mesela. Kız çayını ya da kahvesini içmiyor, uzaklara dalıp gitmiş. Zihninde kim bilir neler dolaşıyor. Zihninde nelerin dolaştığını bilmesek de dalgın, düşünceli ve hatta belki mutsuz olduğunu söyleyebiliriz. Annesi beni dinliyor musun der gibi, bana bak, sana çok önemli şeyler anlatıyorum, hayatında her şeyin yolunda gitmesini istiyorum, sana çukurları, engelleri, uçurumları gösteriyorum, uzak dur diyorum, bana dön diyorum, o tehlikeli yolculuğa hiç çıkma, düşme, yaralanma, canın yanmasın,  gerçek hayat okuduğun o kitaplara benzemez diyorum.

Kız bütün bu söylediklerini annesinin duymuyor bile, o tehlikeli yolculuğa çıkmaya karar verdi çoktan. Çünkü merak ediyor, çünkü bu hep aynı sözlerden bunalıyor, kısılıyor annesinin sesi, onun için duyulmaz hale geliyor, tekrarlanmamış bir şeyler istiyor, yalnızca okumak yetmiyor, hiç bilmediği şehirlere gitmek, yeni kıtalar keşfetmek istiyor. Oysa gerçek apaçık ortada, camın hemen ardında duruyor. Kötülük yanı başımızda kol geziyor. Yoksulluk, haksızlık, savaş ve acılar yeryüzünü;  elektrik telleri ve apartmanlar gökyüzünü kaplıyor. Gidilecek başka bir yer, keşfedilecek yeni bir kıta yok.

Annesi camın ardındaki insanları biliyor ama bakmıyor. Kız camın ardına bakıyor ama bilmiyor.

Soru şu: Kız, yola çıktıktan, camın ardına geçtikten, oradaki insanlara yakından baktıktan ve onları gerçekten gördükten sonra ne yapacak?

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 38 takipçiye katılın