Beslemeler:
Yazılar
Yorumlar

Sevgili defter

Bu akşam sana neşeli şeyler yazmayı planlamıştım, üzgünüm yapamayacağım. Çünkü öyle şeyler gördüm öyle şeyler dinledim ki inan tek iyi kelime edesim yok. Cemil Meriç “Gerçek kelimelerin arkasında kayboluyor” demiş ya, gerçeği kelimelerin arkasına saklayıp kendimizi haklı çıkaran gerçekler yaratan bizler, yetişkinleriz. Çocuklarsa yalnızca susuyor. Onların yalanları bile bizim doğrularımızdan daha gerçek. Bizler öylesine yetişkiniz ki o çocukları dinlemek yerine onlara gerçekleri kelimelerle nasıl saklayacaklarını öğretiyoruz,  hem de onlara “Yalan söylemek çok kötü bir şeydir, bana her zaman gerçekleri söyle çocuğum.” diyerek. Bir şey söylerken aynı anda başka o kadar çok şey söylüyoruz, bir şey söylemezken daha başka neler neler söylüyoruz ki en nihayetinde çocukların  şunu anlamasını sağlıyoruz; “Bana itaat ettiğin sürece varsın.” Yani, buduyoruz onları, koparıp parçalayarak kendi istediğimiz şekle sokuyoruz. Sonra da onlara bakıp şöyle diyoruz; “Ne akıllı bir çocuk.”

Bu akşam sana neşeli şeyler yazmayı planlamıştım, üzgünüm yapamayacağım, bu gece çocukların akıllı olabilmeleri için kopartılan parçalarının olduğu yerdeyim çünkü, burada her kahkaha çığlıklarla bölünüyor.

demiryolu hikâyecileri

 

 ”Bir mektup yazmak istiyordum, ama adres bilmiyordum. Yani hiçbir adres bilmiyordum. Bana inanmazlardı, bunun için utanıyordum. Bana herhangi bir adres söyler misiniz? diyemezdim. Oysa herhangi bir adres yeterliydi benim için. Bir zorluk daha vardı o zamanlar. Şimdi de var -yani bir süre geçtiği halde- kendi adresimi de bu mektupta yazmak sorunu beni düşündürüyor. Bu hikayemi, ekspres ya da posta treni artık -belki de sadece belirli bir süre için- geçmediği halde, bir yolunu bularak okuyucularıma -artık müşterim kalmadı- iletebilsem bile, nerede bulunduğumu nasıl anlatacağım? Bu sorun da beni düşündürüyor. Ama gene de ona yazmak, hep onun için yazmak, ona durmadan anlatmak, nerde olduğumu bildirmek istiyorum.
Ben buradayım sevgili okuyucum, sen neredesin acaba?”

Oğuz Atay, Demiryolu Hikâyecileri

 

bir ayrılık

Kadın neden ısrarla gitmek istiyordu? Yıkıp dökerek, başka olasılıkları yok sayarak, çocuğu için olduğunu söylemesine rağmen, aslında kadın kendisi için gitmek istiyordu.

Adam neden ısrarla kalmak istiyordu, neden  inadından vazgeçmiyordu? Suçlu olmadığını söylemesine rağmen, çocuğu için yalan söylediğini iddia etmesine rağmen, aslında adam kendisi için inat ediyordu.

Çocuk ne kalıyordu,  ne gidiyordu, ne de birileri için/bir şeyler adına kılıfına bürünüyordu. Kavganın, gürültünün ortasında yetişkinleri izliyordu, yalanlarını, inatlarını, herkes kendine düşmüşken, kimseler onun farkında değilken, çocuk oradaydı, herkesin ve her şeyin farkındaydı.

Onca kavgadan, gürültüden sonra yine çocuk seçim yapmak zorunda kaldı, onca yetişkin dururken sorumluluk yine çocuğun omuzlarına bırakıldı, çünkü büyümek suçu hep başkalarında aramak, gözlerini kendine kapamak demekti.

Çocuk en başta yalnız bırakılmıştı zaten, en sonunda da yalnız kalmayı seçti.

 

 

 Ashgar Farhadi’nin bol ödüllü filmi Ayrılık (Jodaeiye Nader Az Simen)’ı  izledim.  Farklı açılardan yorumlanabilecek filmde beni ardından sürükleyen şey filmdeki çocukların (çatışan her iki ailenin çocuğunun da) masumiyeti ve yalnızlığı oldu, belki de büyüklerin benlik kavgalarında yaralanmış onlarca çocuğu dinlediğim ve yetişkinlerin gevezeliklerinin ve haklı çıkma hırslarının aksine çocukların suskunluklarına  ve başkalarının suçlarını yüklenişlerine defalarca şahit olduğum için.

Film herkesin kendine düşmüşlüğü içinde çocukların yalnızlığını ustaca işlerken, bunun yanında pek çok  kavramı da sorgulatıyor izleyenlere, suç, vicdan, günah, yalan, doğru,  adalet. Gerçeğin ne kadarını, nereden görebiliyoruz? Gerçeklere kendimizi katmadan bakabiliyor muyuz?

Filmin nihayetinde şunu da sormadan edemiyorum, gerçek sıkıntılar içinde olan ikinci aile filme dâhil olmadan ve sorunlar büyümeden önce ortada bir sorun var mıydı gerçekten?

ekmek ve zeytin

Bu akşam bu şiirle karşılaşana dek dünyayla boğuşuyordum, nasıl kızgındım ona, öfkeliydim, dünyaya değil aslında insanlara, “varolma kaygısını yaşama hırsına dönüştüren”  insana öfkeliydim, kırılmıştım, şimdiye dek insan diyen, umut diyen, bir tatlı söz diyen yanım kendisini odasına kilitlemiş herkese küsmüştü, haklıydı da, şimdi bu şiirle karşılaşınca böyle, nasıl desem, şükürler olsun, şükürler olsun.

 

Her Akşamki Yolumda

Her akşamki yoluma koyulmuş gidiyorum.
Her akşamdan vücudum bu akşam daha yorgun.
Öyle istiyorum ki bu akşam biraz sükûn,
Bir cami eşiğine yatıversem diyorum

-Rabbim, şuracıkta sen bari gözlerimi yum!
Sen, bana en son kalan, ben senin en son kulun;
Bu akşam, artık seni anmayan İstanbulun
Bomboş bir camiinde uyumak istiyorum.

Sonsuz sessizliğini dinlemek istiyorum.
Bilirim ki taşlığın bir döşek kadar ılık,
Sana az daha yakın yaşamak için artık,
Rabbim, ben yalnız zeytin ve ekmek istiyorum.

Ziya Osman Saba

*Dücane Cündioğlu’nun bir kitabında geçiyordu tırnak içindeki sözler ama hangi kitap olduğunu bulamadım.

kırlangıç ile tekir kedi

 Ah şu çirkin Tekir Kedi için öyle üzgünüm ki dostlarım, o ıssız yere, dünyanın  öbür ucuna gidiyor bakın, artık onu kimse durduramaz, oysa kırlangıç bir devrim yapabilirdi pekala, zordu elbette, ama imkansız olduğunu söyleyemeyiz öyle değil mi?

Şimdi artık Tekir’i kim suçlayabilir ki huysuz, aksi, çekilmez bir kedi olursa yine ki öyle olacak belli, Tekir dünyanın öbür ucunda, gözleri yarı kapalı içkisini yudumlarken, kalın, çatlak bir sesle “Hey adamım” diyecek “Her şey bambaşka olabilirdi, her şey bir kırlangıcın kanadında gizliydi, her şey..” Sızıp kalacak tekir.

Aşk öykülerinin hüzünlü sonlarla bitmesi gerektiğini söyleyenler olabilir aranızda, ben de onlara şöyle seslenirim:

“Dünya yaşanmaya değerdi

Eğer insan görebilseydi

Gün gelip kırlangıcın evlendiğini

Bir tekir kediyle

O ikisinin uçup gittiklerini

Ve mutlu olduklarını

Sonsuzluğa dek birlikte.”*

 

 

*Yeni okudum Kırlangıç ile Tekir Kedi’yi, kısacık, çok güzel, büyükler için fantastik bir aşk öyküsü. Justine’e bu şahane kitabı önerdiği için teşekkürler, teşekkürler.

Tekir Kedi’ye gitsin bu şarkı.

göğe bakma durağı

göğe bakma durağı

Alkım’ın yazısından ilhamla çizildi:)

kaf dağı’nın ardına yolculuk

Kawese Hasui, Snow at Hiei Shrine, 1931

Abdülhak Şinasi Hisar, “Çamlıca’daki Eniştemiz” kitabında eniştesinin çocukken kendisine anlattığı Arabistan’ı adeta bir masal gibi dinlediğinden bahsediyor, diyor ki: “Binbir gece masallarının sihirli seccadesi üstündeymişim gibi, başı dumanlı dağlar üstünden uçar, şehirlerden şehirlere konardım. Sonra, bu iklimden çıkardığım hülâsa, hasta ve uykusuz gecelerimde, kokladığım bir ilaç gibi içime sinerdi. Arabistan, bazen, hamamda dökündüğüm sıcak bir su gibi üstüme dökülür, vücudumu kaplardı. Bazen da onu tarçınlı bir salep gibi içtiğimi duyardım.”

Sonra diyor ki yazar: “Ben deli eniştemizin bana verdiği ve hayalimde yaşayan bu Arabistan’ı hiçbir zaman gidip de hakikatteki memleketle karşılaştırmaya cesaret etmedim. Zira hakikatle çarpışan hangi  bir hayal vardır ki kırılmasın?… Görülmeye lâyık bir dünyayı hep kendi odamızın pencerelerinden ve arzularımızla hulyalarımızın büyülten ve güzelleştiren camları arkasından görebileceğimizi bilirim…hiçbir zaman hayalimin kanaatini gidip hakikatin insafsızlığıyle karşılaştırmaya razı olmadım.”

Düşünüyorum da, çocukken gitmeyi düşlediğim bir ülkem vardı benim de. Gerek izlediğim çizgi filmlerin, gerekse beni çok etkileyen Gülten Dayıoğlu’nun “Kaf Dağı’nın Ardına Yolculuk” kitabının etkisiyle Japonya’ya gitme hayalleri kurardım. Küçük insanların, sihirli evlerin, ilginç yemeklerin, hatta bence olağanüstü olayların ve garip yaratıkların olduğu bu ülkeye yolculuk işte tam da buydu; Kaf Dağı’nın ardına yolculuktu.

Kendime soruyorum da şimdi; Japonya’ya gitme imkânın olursa sen de hayallerini kırmamak, insafsız hakikatle karşılaşmamak için odanın penceresinde kalmayı mı tercih edersin? Cevabım hayır oluyor, çünkü hayalle hakikati çarpıştırma cesareti göstermeme neden olan güçlü bir şey var, tek bir şey; merak.

O esnada, çok sevdiğim bir yazar, karanlık ve hüzünlü dünyasından bana şöyle sesleniyor: “Yalnızca tek bir şey adına güvenli suları terk eder, kendi köklerimizi keseriz. Adem’in uğruna ölümsüzlüğü teptiği tek şey adına: bilinmeyen.”*

*Aslı Erdoğan-Kırmızı Pelerinli Kent

kışla muhabbet

Yürüyüşe çıktığımda rastladım ona. “Nasılsın, naptın?” dedim. “N’olsun ya dedi, Sibirya’ya gittim geldim.”

“Oow” dedim, “uzaklardan geliyorsun, yediğin içtiğin senin olsun gördüklerini anlat.”

“Kar, soğuk, beyaz, rüzgâr, fırtına”dedi.  Keyfi yerindeydi. “Güneş,” dedim,  “n’oldu, bahsetmiyorsun bu sefer ondan.”

 “Unuttum ben onu. Boşver güneşi, hem sen dememiş miydin kardan, yağmurdan, rüzgârdan söz edelim diye?” dedi.

“Haklısın.” dedim. “Sibirya’lara kadar gittiğine değdi ama, bu sene kara doyduk.”

 “Eyvallah. “ dedi. “Yalnız sokaklara, bahçelere, pencerelere, balkonlara hayvanlar için yiyecek bırakmayı unutmayın, aç kalmasınlar.”

“Elbette,”dedim, “bırakırız.”

“Çay?” dedim.

“Olur.” dedi.

Kar durmaksızın yağarken kışla karşılıklı oturduk, çaylarımızı yudumladık.

ikimiz birden sevinebiliriz göğe bakalım

Göğe Bakma Durağı

 İkimiz birden sevinebiliriz göğe bakalım

Şu kaçamak ışıklardan şu şeker kamışlarından

Bebe dişlerinden güneşlerden yaban otlarından

Durmadan harcadığım şu gözlerimi al kurtar

Şu aranıp duran korkak ellerimi tut

Bu evleri atla bu evleri de bunları da

Göğe bakalım

 

Falanca durağa şimdi geliriz göğe bakalım

İnecek var deriz otobüs durur ineriz

Bu karanlık böyle iyi afferin Tanrıya

Herkes uyusun iyi oluyor hoşlanıyorum

Hırsızlar polisler açlar toklar uyusun

Herkes uyusun bir seni uyutmam bir de ben uyumam

Herkes yokken biz oluruz biz uyumayalım

Nasıl olsa sarhoşuz nasıl olsa öpüşürüz sokaklarda

Beni bırak göğe bakalım

 

Senin bu ellerinde ne var bilmiyorum göğe bakalım

Tuttukça güçleniyorum kalabalık oluyorum

Bu senin eski zaman gözlerin yalnız gibi ağaçlar gibi

Sularım ısınsın diye bakıyorum ısınıyor

Seni aldım bu sunturlu yere getirdim

Sayısız penceren vardı bir bir kapattım

Bana dönesin diye bir bir kapattım

Şimdi otobüs gelir biner gideriz

Dönmeyeceğimiz bir yer beğen başka türlüsü güç

Bir ellerin bir ellerim yeter belliyelim yetsin

Seni aldım bana ayırdım durma kendini hatırlat

Durma kendini hatırlat

Durma göğe bakalım

 Turgut Uyar

karlar altında

Marek Brzozowski, So it Goes (2009)

Sevgili defter

Karlar altındayız, hiç durmadan, delicesine kar yağıyor. Nasıl nasıl nasıl güzel, çocuklar bahçede kar topu oynuyorlar, arabalar yollarda zorlukla ilerliyor. Senin boş sayfaların gibi beyaz oldu dünya, her şeye yeniden başlayabiliriz gibi geliyor.

Mutfaktayım, fırının saati tık tık tık tık ötüyor, akşam yemeği pişiyor, portakallı kek hamuru sırasını bekliyor, kombi düzenli nefes alıp veriyor, radyo voyage çalıyor.

İnanır mısın tam da şimdi, koca bir kuş sürüsü havalandı, beyazlar üstünde siyah lekeler halinde uçtular.

Kendimi dışarı atıp karların üstüne yatsam mı defter?

 

Eski Gönderiler »

Follow

Get every new post delivered to your Inbox.